UNCHARTED: GOLDEN ABYSS – CEBİMİZDE TAŞIDIĞIMIZ EN BÜYÜK MACERA

0

İznik Gazetesi olarak, sadece şehirlerin, sokakların ve insanların hikâyelerini değil; zaman zaman bir ekranın içinden taşan, bizi bambaşka dünyalara götüren hikâyeleri de sayfalarımıza taşıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bazı deneyimler vardır, nerede yaşanırsa yaşansın insanın içinde aynı izi bırakır. Bu köşede, bir döneme damga vurmuş, hâlâ hafızalarda yer eden ve oynayanların kalbinde ayrı bir yer açan Uncharted: Golden Abyss’e, bizzat yaşamış birinin gözünden yakından bakıyoruz.

Bir tren yolculuğunda başlamıştı her şey. Gürültü, kalabalık, insanların telaşı… ama ben bambaşka bir yerdeydim. Kulaklığımı takmış, elimde küçücük bir cihazla dünyanın öbür ucuna gitmeye hazırdım. O gün ilk defa Nathan Drake ile bu kadar “yakın” tanıştım.

Ekran küçüktü… ama anlatılan hikâye büyük olma derdinde değildi. Zaten bu oyunu farklı kılan da buydu.
Golden Abyss, sana kendini kanıtlamaya çalışan bir oyun gibi gelmez. Tam tersine, sanki çoktan yaşanmış bir hikâyeyi sana anlatmak ister gibi… sakin, ağırbaşlı ve yer yer sessiz.

Oyunu oynarken en çok dikkatimi çeken şey, eksiklikleri değil; o eksikliklerin yarattığı gerçeklik hissiydi.
Evet, bazen zıplamak istediğin yere zıplayamıyorsun.
Evet, dokunmatik ekran seni yarı yolda bırakabiliyor.
Evet, bazı sahneler beklediğin kadar etkileyici değil.
Ama işin tuhaf tarafı şu:
Bütün bunlar oyunu kötü yapmıyor.
Aksine, seni o dünyanın içine daha çok çekiyor.
Çünkü her şey kusursuz olsaydı, bu bir deneyim değil, bir gösteri olurdu. Golden Abyss ise gösteri yapmıyor. Seni alıp o anın içine bırakıyor.

Bugün Uncharted 4: A Thief’s End gibi oyunlara baktığımızda, karşımızda artık oturmuş, ne yaptığını bilen bir karakter görüyoruz. Ama Golden Abyss’te işler öyle değil.
Buradaki Drake, hâlâ yolunu arayan biri.
Karar verirken tereddüt eden…
kime güveneceğini tam kestiremeyen…
ve bazen sadece içgüdüleriyle hareket eden biri.
Belki de bu yüzden, bu oyunda anlatılan hikâye diğerlerinden daha kişisel hissettiriyor.
Bu bir kahramanlık hikâyesi değil.
Bu, birinin yavaş yavaş o kahramana dönüşmesinin hikâyesi.

Oyunun merkezinde yine o tanıdık tema var: hazine.
Ama bu kez o hazineye yaklaşırken içini bir heyecan değil, garip bir huzursuzluk kaplıyor. Çünkü oyun sana sürekli şunu hissettiriyor:
“Bulduğun şey gerçekten bulmak istediğin şey mi?”
Her yeni ipucu, seni biraz daha derine çekerken… aslında geri dönmenin daha doğru olabileceğini de fısıldıyor.
Ve bu ikilem, oyunun en güçlü yanı hâline geliyor.

Golden Abyss’i bugün tekrar düşündüğümde aklıma ilk gelen şey grafikler ya da mekanikler değil.
Bir dönem geliyor aklıma.
Taşınabilir konsolların hâlâ heyecan verdiği…
yolda, okulda, bir köşede oyun oynamanın ayrı bir keyif olduğu…
ve büyük dünyaların küçük ekranlara sığabildiğine şaşırdığımız bir dönem.
Bu oyun o dönemin ruhunu taşıyor.
Eksikleriyle, cesaretiyle, denemeleriyle…

Golden Abyss hiçbir zaman en çok konuşulan oyun olmadı.
Ama oynayanların içinde sessizce yer eden bir oyun oldu.
Bugün hâlâ hatırlanıyorsa, bunun sebebi kusursuz olması değil…
gerçek olması.
Ve bazen bir oyunun sana bırakabileceği en değerli şey de budur:
Bitirdikten yıllar sonra bile, bir yerde aklına düşmesi.
İznik Gazetesi olarak, geçmişin iz bırakan hikâyelerini bugünün okurlarıyla buluşturmaya devam edeceğiz. Bazen bir şehrin taşında, bazen bir insanın hatırasında, bazen de bir oyunun içinde saklı kalan o duyguların peşinden gitmeyi sürdüreceğiz. Çünkü inanıyoruz ki anlatılan her samimi hikâye, bir yerde mutlaka karşılığını bulur. Bir sonraki köşe yazısında yeniden buluşmak dileğiyle.

Leave A Reply

Your email address will not be published.