ÇÖLDE KAYBOLAN GERÇEK: UNCHARTED 3: DRAKE’S DECEPTION

0

İznik Gazetesi için bu satırları yazarken, bir oyunu anlatmanın ne kadar yetersiz kalabileceğini bir kez daha fark ediyorum. Çünkü Uncharted 3: Drake’s Deception dediğimiz şey, yalnızca bir PlayStation klasiği değil; aynı zamanda insanın kendi kimliğine, geçmişine ve içindeki boşluklara doğru yaptığı uzun, yorucu ve yer yer sarsıcı bir yolculuk. Bu yüzden bu yazıyı bir inceleme gibi değil, daha çok bir hatırlama, bir yüzleşme, belki de biraz geç kalmış bir iç dökme olarak okumak gerekir.

Nathan Drake’i yıllardır tanıyoruz. Onun esprilerine gülüyoruz, tehlikenin ortasında bile gösterdiği rahatlığa hayran kalıyoruz, her düşüşten sonra ayağa kalkmasına alışmışız. Ama bu oyunda ilk kez şunu hissediyoruz: Drake aslında sandığımız kadar güçlü değil. Hatta belki de en büyük zayıflığı, kendine dair inşa ettiği o hikâyeye fazla inanmış olması. Çünkü bu hikâyede peşine düştüğü şey, efsanevi bir şehir olan Ubar’dan çok daha fazlası; bu, kendi geçmişinin kırık parçalarını bir araya getirme çabası.

Oyunun daha ilk anlarında Londra’nın karanlık bir barında başlayan o kavga sahnesi bile aslında bize çok şey anlatır. Bu bir aksiyon başlangıcı gibi görünür, evet, ama aynı zamanda bir geçmişin kapısını aralayan sembolik bir andır. Drake’in gençliği, küçük hırsızlıkları, hayatta kalma refleksi… Ve en önemlisi, hayatına yön verecek o karşılaşma: Victor Sullivan. Sullivan bu hikâyede sadece bir yan karakter değildir; o, Drake’in pusulasıdır, onun kaybolmasını engelleyen son bağdır. Bu yüzden oyunun ilerleyen bölümlerinde yaşanan her kırılma, aslında bu bağın ne kadar hayati olduğunu daha da derin hissettirir.

Hikâye ilerledikçe, mekânlar değişir ama Drake’in içindeki karmaşa sabit kalır. Fransa’daki o ürkütücü şato sahnelerinde, Suriye’nin tarih kokan dar sokaklarında ya da çöle doğru uzanan o sonsuz sarı boşlukta aslında tek bir şey değişmez: Drake’in zihni. Gerçek ile hayalin iç içe geçtiği anlar, bu oyunun en güçlü yanlarından biridir. Özellikle çöl sahnelerinde yaşanan halüsinasyonlar, oyuncuya yalnızca görsel bir deneyim sunmaz; aynı zamanda karakterin psikolojik çözülüşünü iliklerine kadar hissettirir. Susuzluk, yalnızlık ve yönsüzlük… Bunlar fiziksel durumlar gibi görünse de aslında Drake’in iç dünyasının bir yansımasıdır.

Ve tam bu noktada sahneye çıkan Katherine Marlowe, oyunun belki de en rahatsız edici unsurudur. Çünkü o klasik bir kötü karakter değildir. Marlowe, Drake’in zayıf noktalarını bilen, onun geçmişine dokunan ve en önemlisi, onu çözmeye çalışan biridir. Onun varlığı, hikâyeye sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir ayna etkisi kazandırır. Drake ne kadar kaçarsa kaçsın, Marlowe sayesinde hep kendi gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır.

Uncharted 3’ün en çarpıcı taraflarından biri de, aksiyonun hiçbir zaman tek başına bir amaç olmamasıdır. Evet, o meşhur uçak sahnesi, havada parçalanan bir bedenin boşluğa savruluşu, ya da gemi enkazında hayatta kalmaya çalıştığın o anlar, oyun tarihine kazınmış sekanslardır. Ama bunlar sadece görsel bir şölen değildir. Her biri, Drake’in kontrolü kaybettiği anların bir temsilidir. Ne zaman her şey yolunda gidiyor gibi görünse, oyun seni alıp bir kaosun içine bırakır. Çünkü bu hikâye, kontrol edilemeyen bir hayatın hikâyesidir.

Oyunun belki de en derin ve en sarsıcı teması ise kimlik meselesidir. Drake’in gerçekten “Drake” olup olmadığı sorusu, yüzeyde küçük bir detay gibi durabilir ama aslında tüm hikâyenin merkezindedir. İnsan kendine bir isim seçebilir, bir geçmiş uydurabilir, hatta yeni bir hayat kurabilir. Ama o kurulan hayat, bir noktadan sonra insanın üzerine çökmeye başlar. İşte Uncharted 3 tam olarak bu baskıyı anlatır. Drake’in her adımda biraz daha yorulması, biraz daha kırılması, biraz daha gerçeklerle yüzleşmesi bundandır.

Tüm bunların arasında en insani olan şey ise, Drake ile Sullivan arasındaki bağdır. Çünkü ne olursa olsun, o bağ kopmaz. En karanlık anlarda bile, en umutsuz sahnelerde bile, birinin diğerine uzattığı el vardır. Belki de bu yüzden bu oyun, sadece bir macera değil, aynı zamanda bir dostluk hikâyesidir. Ve belki de bu yüzden, oyuncunun kalbinde en çok yer eden şey patlamalar ya da kovalamacalar değil, iki insanın birbirine olan bağlılığıdır.

Elbette kusursuz bir yapımdan bahsetmiyoruz. Hikâyenin bazı yerlerde dağılması, bazı karakterlerin yeterince derin işlenmemesi gibi eleştiriler yapılabilir ve yapılmıştır da. Ancak mesele şu ki, Uncharted 3 kusurlarına rağmen unutulmazdır. Çünkü hissettirdiği şeyler, teknik hataların çok ötesine geçer.

İznik Gazetesi adına bu yazıyı bitirirken şunu söylemek istiyorum: Uncharted 3: Drake’s Deception, bir haritanın peşinden gitmenin değil, kendi içindeki boşlukları doldurmaya çalışmanın hikâyesidir. Bazen en büyük kayboluş, bir çölde değil, insanın kendi zihninde yaşanır. Ve bazen en büyük keşif, altın ya da antik şehirler değil, insanın kendisiyle yüzleşmesidir.

Leave A Reply

Your email address will not be published.