SUDE ELDEM ÜNALDI: BİR SESİN ARDINDAKİ GERÇEK HİKÂYE

0

Bazen bir sesi duyarız…
Ekranın içinden, bir karakterin kalbinden ya da bir hikâyenin tam ortasından gelir o ses. Tanırız, hissederiz ama çoğu zaman o sesi var eden insanı hiç bilmeyiz.
İşte seslendirme dünyası biraz böyledir; görünmeyen ama hissedilen bir emek alanı.
Sude Eldem Ünaldı da bu görünmeyen dünyanın içinde, sesiyle karakterlere hayat veren isimlerden biri. Onu sadece bir meslek üzerinden değil, bir yolculuğun içinden anlamaya çalışmak ise bambaşka bir hikâye.
İznik Gazetesi olarak biz de bu röportajda, bir kariyerin parıltısından çok; o parıltının arkasındaki emeğe, sabra ve bazen de sessiz mücadelelere bakmak istedik. Çünkü her sesin ardında anlatılmamış bir hikâye vardır.

Seslendirme kariyerinize çok genç yaşlarda başladınız. O dönemlerde bir çocuk ya da genç olarak stüdyolara girdiğinizde sizi en çok zorlayan şey neydi?

Aslında bir zorlukla karşılaştığımı söyleyemem. Bebekliğimden beri annemle stüdyolara gidip geldiğim için evde olmaktan farklı gelmiyordu. Büyüdükçe işin ciddiyetini daha iyi kavramaya başladım ve aslında bunun nasıl bir şans olduğunu fark ettim. Naile Ablalar, Tülay Ablalarla çalışmak, TRT’de büyük seslerin ve oyuncuların yanında bu mesleği öğrenmek çok büyük bir şansmış meğer. Tabii küçükken bunu idrak etmek zor oluyor. Ben başladığımda muhtemelen 6-7 yaşlarında falandım.

İlk dönemlerde sesinizi duyduğunuzda kendinizi gerçekten başarılı buluyor muydunuz, yoksa bugün dönüp baktığınızda “o dönem aslında çok eksikmişim” dediğiniz anlar oluyor mu?

Tabii ki çok eksikmişim dediğim işlerim var, oldu. Başarılı bulmak bir yana, kendi sesimi duymak tuhaf hissettirirdi, istemezdim dinlemek. Dile kolay 25 yıl. Elbette her geçen gün daha da geliştiriyorum kendimi. Bundan 5 yıl sonra belki şu anki işlerim için de benzerini düşünüyor olacağım bilemeyiz.

Türkiye’de seslendirme sektörünün dışarıdan bakıldığında oldukça sıcak ve samimi bir ortam gibi gösterildiğini görüyoruz. Siz içeriden biri olarak bu dünyanın görünmeyen taraflarını nasıl anlatırsınız? Gerçekten düşündüğümüz kadar dostane bir sektör mü?

Hayır değil. Söz meclisten dışarı, elbette çoğumuz bir dayanışma içerisindeyiz. Birbirimizi anladığımız, destek olduğumuz, yeri geldiğinde birbirimizin hayatlarına dokunduğumuz bir samimyiet mevcut ama bu herkesin aynı samimiyet ve sıcakkanlılıkla yaklaştığı anlamına gelmiyor. Kötüyle de çok kötü oluyorsunuz yalan yok.

Kariyerinizin başlarında hiç maddi ya da manevi anlamda “ben bu işi sürdüremeyeceğim galiba” dediğiniz bir kırılma anı yaşadınız mı?

Valla maddi olarak her gün aynı cümleyi kendime kuruyorum 😀 Şaka bir yana, hiçbir zaman bu işi bırakmayı bir ihtimal olarak düşünmedim. Bu ülkede çoğu kişi istemediği ve sevmediği işlerde çalışıyor. Ben aşık olduğum ve sevdiğim bir işte çalışıyorum. Elbette inişler çıkışlar, işsizlikler oluyor ve zor günler geçirebiliyorum ama hiç “ben bu mesleği bırakacağım” demedim.

Özellikle dijital platformların yükselişiyle birlikte dublaj anlayışı da değişmeye başladı. Sizce bugün seslendirme sanatçıları artık oyuncu gibi mi davranmak zorunda, yoksa hâlâ yalnızca “iyi bir ses” olmak yeterli mi?

Hiçbir zaman ‘iyi bir ses’ olmak yeterli değildi asla da olmamalı. Bu bir oyunculuk. Oturup düz yazı okumuyoruz neticesinde. Halihazırda bir başkasının canlandırmış olduğu bir karakteri mikrofonun arkasına geçerek, o karakteri canlandırmış oyuncunun da oyunculuğunu yapmak gibi bir şey desem çok yanlış olmaz herhalde. O yüzden elbette bizler oyuncuyuz ki zaten çoğumuz konservatuvarlı ya da alaylı tiyatrocularız.

Twitch yayıncılığıyla birlikte insanlar sizi sadece bir seslendirme sanatçısı olarak değil, aynı zamanda günlük hayatını paylaşan biri olarak da tanımaya başladı. Bu görünürlük sizi özgürleştirdi mi yoksa daha dikkatli yaşamaya mı itti?

Linç kültüründen nasibini almış biri olarak ikisini de yaşamadım açıkçası. Güzeldi. Oyun oynadım, sohbet ettim, deneyimlerimi paylaştım ve hayatıma devam ettim.

Seslendirme yaptığınız karakterlerden bazıları travmatik hikâyelere sahip oluyor. Özellikle dramatik ya da psikolojik yapımlarda çalışırken karakterlerin ruh hali size de geçiyor mu? Stüdyodan çıktıktan sonra uzun süre etkisinde kaldığınız bir karakter oldu mu?

Oyunculuk yansımanın yansımasıdır. Mış gibi yapmaktır. Yani hayır bir etkisi olmuyor. Elbette film/dizi izlerken bize dokunan sahnelerde duygulanabiliriz, hatta ağlayabiliriz ama bu stüdyodan çıktıktan sonra etki edecek, travmalar yaratacak bir durum değil. Günün sonunda oyunculuk böyle bir şey zaten.

Kariyeriniz boyunca size söylenen en ağır eleştiri neydi? O eleştiri sizi geliştirdi mi yoksa bir süre motivasyonunuzu düşürdü mü?

Ağır bir eleştiri aldığımı anımsamıyorum. Ama bir gün Naile Abla TRT’ye kalemsiz geldiğim için rolüm bitmiş olmasına rağmen beni eve göndermeyip tüm gün koridorda oturtmuştu. Sen bir seslendirme sanatçısısın, kalemsiz gelemezsin demişti. Tabii ki sevecen ama disiplinli bir tavırla yapmıştı bunu. O zamanlar da 12-13 yaşlarında falandım. İyi bir ders olmuştu bana. Tabii bilmeyen vardır belki, eskiden önümüzde monitörler falan olmazdı. Kocaman bir text, herkesin rolü yazar, kendi ismini ve metni çizersin. Biz böyle öğrenmiştik zamanında.

Türkiye’de kadın içerik üreticileri ve yayıncılar hâlâ çok ağır yorumlarla karşılaşabiliyor. Sizce kadınların internette var olabilmesi erkeklere göre daha fazla psikolojik dayanıklılık gerektiriyor mu?

Bence kadınların özellikle Türkiye olmak üzere tüm dünyada psikolojik dayanıklılığa ihtiyacı var. Sokakta, internette, stüdyolarda hiçbir yerde güvende değiliz ve durmadan eleştiriliyoruz, sanki birilerine güzellik ve ahlak borcumuz varmış gibi. Bu yüzden birbirimize sahip çıkıyoruz. Bu yüzden bu kadın dayanışmasını sırtlanıyoruz ve örgütlüyoruz.

Sizi uzun yıllardır takip eden insanlar genelde oldukça doğal ve samimi biri olduğunuzu söylüyor. Peki hiç sırf kariyeriniz zarar görmesin diye gerçek düşüncelerinizi saklamak zorunda kaldığınız oldu mu?

Hayır hiç olmadı. Hatta düşüncelerimi ve inançlarımı, yönelimimi paylaştığım için linç edildim. Nefret söylemlerine maruz kaldım. Yine olsun yine çekinmeden söyler açıklarım kendimi. Olmadığım biri gibi davranmam gereken bir ortamda ya da meslekte barınmam, barınamam.

Seslendirme sektöründe rekabet çok yüksek. Aynı rol için başka bir sanatçıyla yarıştığınızda kaybetmek sizde nasıl bir duygu yaratıyor? Bunu kişisel algılıyor musunuz yoksa tamamen profesyonel bakabiliyor musunuz?
Aynı rol için bir başka meslektaşımla ‘yarışmıyorum’ öncelikle. Bu bir yarışma değil. Herkesin sesi, oyunculuğu biricik ve kendine has. Eğer bir karaktere benim sesim ve oyunculuğum değil de başka bir oyuncu arkadaşım daha uygun olmuşsa, onun tonu yakışmışsa rol onundur. Bu bir kazanma kaybetme meselesi değil ki.

Çocukluğunuzdan beri sanatla iç içe bir hayat yaşadınız. Peki bu süreç size normal bir gençlik hayatından neler götürdü? Kaçırdığınızı düşündüğünüz şeyler var mı?

Tam tersi. Çocukluğumu çok daha özgür, çok daha rahat yaşadım. Okuldaki sistematik rekabet baskısından uzaktım örneğin. Çevrem dinleyen, çözüm odaklı, beni keşfetmeye ve özgür bir ‘birey’ olmaya teşvik eden insanlarla doluydu hep. Sanatçı olmak ve sanatın içinde olmak her anlamıyla çok tatmin edici.

Seslendirme yaptığınız projelerde “bu karakter aslında bana çok benziyor” dediğiniz biri oldu mu? Eğer olduysa o projede performansınızın daha farklı olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet çok oldu. Mutlaka etkisi oluyordur. Bana daha benzeyen, daha sevdiğim bir karakterin oyununu daha net veriyorumdur muhtemelen.

Günümüzde birçok genç seslendirme sanatçısı olmak istiyor çünkü sektör dışarıdan oldukça eğlenceli görünüyor. Sizce gençlerin bu meslek hakkında en büyük yanılgısı ne?

Öncelikle şu seslendirme kurslarına gidip paranızı çarçur etmeyi bırakın. Düzgün Türkçe bile kullanamayan abuk sabuk reklamlara tıklayıp binlerce lira vererek yalnızca dolandırılıyorsunuz. Bildiğiniz, güvenilir, oyunculuk eğitimi olan insanlardan eğitim almaya çalışın. Bu meslek “sesim çok güzel” mesleği değil. Hiçbirimiz ‘sesimiz çok güzel’ olduğu için yapmıyoruz bu mesleği. Ayrıca aylarca iş yokken parasız kalmayı da göze alabilecek misiniz yoksa bizim yıllarca emek harcadığımız bu mesleği öylesine bir ‘hobi’ olarak mı görüyorsunuz bunu iyice düşünün. Diksiyon dersi alın. Oyunculuk eğitimi alın. Öyle oturup mikrofon karşısına geçip benim sesim çok güzel hadi iki düz yazı okuyayım diyerek olmuyor.

Türkiye’de seslendirme sanatçılarının isimleri çoğu zaman karakterlerin önüne geçmiyor. Sizce bu durum sanatçıların hak ettiği değeri görememesine sebep oluyor mu?

Türkiye’de sanata ve sanatçıya verilen değer açık. Dünya genelinde seslendirme konusunda en baş sıralarda olmamıza rağmen, evet, maalesef sanatçıya verilen değer çok az. İsim olmuş birkaç kişi dışında görünmeziz. Üstelik telif haklarımız bile yok ben bundan yirmi yıl önce yaptığım bir iş bu yıl yayınlandığında hakkımı arayamıyorum bile.

Kariyeriniz boyunca sizi en çok değiştiren proje hangisiydi? O projeden sonra hem mesleki hem kişisel olarak farklı biri olduğunuzu hissettiniz mi?

Evet oldu. Queen Charlotte benim yıllar sonra ilk başrol projemdi. Üstelik baya viral oldu. Kariyerimde çok daha iyi bir yere gelebileceğimi en net hissettiğim andı. Kendime güvenim arttı. Motivasyonum arttı. Kısacası evet, hem mesleki hem de kişisel olarak daha sağlam adımlar atmaya başladım.

Sesiniz artık birçok insan için tanıdık bir hale geldi. Sokakta biri sesinizden sizi tanısa bu sizi mutlu mu eder yoksa rahatsız mı?

Çok mutlu ediyor. Tanınmak, hatırlanmak güzel şey.

Son olarak yıllardır hem yayıncılık hem seslendirme hem de sosyal medya tarafında aktif birisiniz. Tüm bu alanların içinde sizi gerçekten “siz” gibi hissettiren yer hangisi? Mikrofon başı mı, kamera karşısı mı yoksa tamamen yalnız kaldığınız anlar mı?

Ben stüdyoya girdiğimde inanılmaz mutlu biri oluyorum. Yaptığım işi, bu mesleği o kadar çok seviyorum ki bunu yansıtabilmek, oyunuma verebilmek, işimi iyi yapmak için motive oluyorum. O yüzden buna cevabım kesinlikle mikrofon karşısı. Kendimi canlı hissediyorum stüdyoda.

Bazı hikâyeler yüksek sesle anlatılmaz…
Aslında tam da bu yüzden daha çok hissedilir.
Sude Eldem Ünaldı’nın yolculuğu da böyle bir yerden geçiyor: görünmeyenin içinde büyüyen, sessiz ama derin bir emekle şekillenen bir yolculuk.
Bir karakteri seslendirmek sadece bir iş değil; bazen bir duyguyu taşımak, bazen bir hikâyeye nefes vermek demek.
İznik Gazetesi olarak bu sohbeti, yalnızca bir röportaj olarak değil; emeğin, sabrın ve görünmeyen çabanın küçük bir kaydı olarak bırakıyoruz.
Çünkü bazı sesler unutulmaz…
Ama onları unutulmaz yapan şey, sadece duyulmaları değil, arkalarında bıraktıkları hikâyedir.

 

Leave A Reply

Your email address will not be published.