İznik Gazetesi’nde bu köşeyi okuyanlar bilir; zaman zaman bir şehirden, bazen bir sokaktan, bazen de tek bir şarkıdan yola çıkarız. Çünkü bazı hikâyeler vardır ki, uzun uzun anlatılmasına gerek kalmaz. Bir ses, bir melodi ya da tek bir kelime, bizi yıllar öncesine götürmeye yeter.
Ring My Bell işte tam olarak böyle bir şarkı.
Ve o zil sesi her çaldığında, sadece bir disco klasiği değil; Anita Ward’ın hayatı, duruşu ve müzik dünyasında bıraktığı sessiz ama kalıcı iz de hatırlanır.
Anita Ward, 1956 yılında Amerika’nın müzikle yoğrulmuş şehirlerinden Memphis’te dünyaya gelir. Burası blues’un, soul’un, gospel’ın yalnızca müzik türü değil, gündelik hayatın bir parçası olduğu bir yerdir. Ward’ın müzikle tanışması da sahnelerde değil, kilise korolarında olur. Çocuk yaşta şarkı söylemeye başlar; ama hiçbir zaman bu işi “şöhret” hedefiyle yapmaz.
Onu birçok sanatçıdan ayıran en önemli detaylardan biri de budur. Anita Ward için müzik, parlamanın değil, ifade etmenin yoludur. Gençlik yıllarında bu yaklaşımını hayatının her alanına taşır. Üniversitede psikoloji eğitimi alır, mezun olduktan sonra öğretmenlik yapar. Yani sahne ışıkları hayatına girmeden önce, ayakları yere basan bir düzen kurar. Bu, ileride alacağı kararların da temelini oluşturur.
1970’lerin sonuna gelindiğinde, Ward’ın yolu yapımcı ve söz yazarı Frederick Knight ile kesişir. Knight’ın yazdığı “Ring My Bell”, ilk hâliyle bambaşka bir proje olarak düşünülmüştür. Ancak Anita Ward’ın sakin, abartısız ama etkileyici sesi, şarkının yönünü tamamen değiştirir. Parça yeniden düzenlenir, sadeleştirilir ve Ward’ın vokaline alan açılır.
1979 yılında yayımlanan Ring My Bell, kısa sürede dünya çapında büyük bir başarı yakalar. Amerika’da Billboard listelerinde bir numaraya yükselir; R&B ve dans listelerinde zirveyi görür. Avrupa’da, özellikle İngiltere’de yoğun ilgi görür. Disco denildiğinde akla gelen ilk şarkılardan biri hâline gelir.
Ama bu başarı, Anita Ward’ı alışıldık bir yıldız kalıbına sokmaz. O dönem herkes daha büyük sahneler, daha iddialı imajlar peşindeyken Ward, sadeliğini korur. Gösterişten uzak durur. Şarkısını, olduğu gibi söyler.
Aynı yıl yayımlanan Songs of Love albümü, “Ring My Bell”ın başarısıyla dikkat çeker. Ardından gelen Sweet Surrender ise beklenen ilgiyi göremez. Bu durum çoğu zaman yanlış yorumlanır. Mesele Anita Ward’ın yeteneği değildir; mesele müzik endüstrisinin hızıdır. Disco bir yandan zirvedeyken, diğer yandan hızla tüketilmektedir.
1980’lere gelindiğinde disco müzik ciddi bir düşüş yaşar. Radyolar yön değiştirir, kulüpler yeni tarzlara yönelir. Birçok sanatçı ayakta kalabilmek için tarz değiştirirken Anita Ward daha sessiz bir yolu seçer. Müzikten tamamen kopmaz; ancak merkezde olmayı da istemez. Hayatına, ailesine ve kişisel alanına yönelir. Şöhretin peşinden koşmak yerine, onu olması gereken yerde bırakır.
Bugün Anita Ward’dan söz edilirken sıkça “tek hitlik sanatçı” ifadesi kullanılır. Oysa bu tanım, onun hikâyesini eksik bırakır. Çünkü her sanatçının amacı uzun bir diskografi yapmak değildir. Bazıları tek bir şarkıyla bir dönemi özetler. Anita Ward da bunu yapmıştır.
Yıllar içinde zaman zaman sahne alır, nostaljik disco gecelerinde dinleyicisiyle buluşur. 2000’li yıllarda yeni çalışmalar dener. Ama hiçbir zaman geçmişini sömürmez. O şarkıyı, olduğu yere ait olduğu hâliyle bırakır.
Bugün Ring My Bell hâlâ hayatın içindedir. Filmlerde, dizilerde, reklamlarda, DJ setlerinde karşımıza çıkar. Yeni kuşaklar bu şarkıyı yeniden keşfeder. O zil sesi duyulduğunda yaş fark etmeksizin herkesin ayağı ritme uyar. Çünkü bu şarkı disco’nun gürültüsünü değil, onun saf neşesini taşır.
İznik gibi geçmişiyle yaşayan şehirlerde şunu çok iyi biliriz: Bazı izler görkemli değildir ama kalıcıdır. Bir sokak, bir taş, bir ses… Anita Ward’ın müzikte bıraktığı iz de tam olarak böyledir. Sessiz ama silinmez.
Bu köşede zaman zaman büyük isimlerden, büyük hikâyelerden söz ediyoruz. Ama bazen asıl mesele büyüklük değildir; samimiyettir. Anita Ward’ın hikâyesi bize şunu hatırlatıyor: Hayatta her şey uzun sürmek zorunda değil. Bazı anlar, bazı şarkılar, bazı insanlar kısa sürede iz bırakır ve o iz yıllarca silinmez.
Zil çalar…
Bir dönem gülümser…
Ve biz, hâlâ duyarız.
