GÖREV MESELESİ

Bu hafta ne yazayım diye düşünürken bir tanıdığım geldi. Selam-sabah ayaküstü sohbet ettik, “Dertli idi, hem de çok dertli idi. Biraz dinledim, derdini çözecek gücüm, yetkim yoktu ama nasıl yardımcı olabilirdim.

 

Önce onu sükutene davet ettim, hayatın her aşamasında da ve nerede olursa olsun sakin olmasını, sakin ve mütevazi davranmasını tavsiye ettim. Belki haklıdır ama bazı konulara kafasını takmıştı, soğukkanlı davranmayı bazen unutuyordu belliki.

 

İş durumu iyi değildi, elinde devrini tamamlamış bir eski araç varmış, trafik sigortasını yaptırmamış, araca el konulmuş, kolluk ile görüşmemiş. Anlaşılan o ki zaman zaman kendisine hakim olamıyor veya nerede ne yapacağını bilmekte zorlanıyor.

 

Çoğumuzda böyle sıkıntılı davranışlar olur. Bunu yadırgamamak gerekir. Herşeyin yolunda gitmesi mümkün değildir. Hatta bazen çok yersiz yada saçma davranışlar olur. Neden böyle olduğunu o an kavrayamayız, bir süre sonra akıl yerini bulur, o zamanda yanlışımızı anlarız.

Onun için kurucuların kurulların yönetimi belli esaslara bağlanmıştır. Bu esaslar genel ilkelerdir ve çoğuda mutlak ilkelerdir. O ilkelere uymak zorunluluktur. Uyulmaz ise ne olur derseniz yasaları ihlal etmiş oluruz, yani suç işlemiş oluruz. Peki Hata’lar olabilirmi, bunları kabullenmek mümkün mü? Ne yazıkki bizde bu hata meselesini kabullenmek asildir. Batı dediğimiz Avrupa toplumları, hatta Japonya gibi ileri ve gelenekçi ülkelerde ise (hata) tek başına bir müeyyedir. Yani işinde, devlet idaresinde ciddi hatalar yapanlar bu hatalarını toplum kabullense bile kendileri kabullenmezler. Ne yaparlar? Batı toplumunda hata yapan devlet yöneticisi derhal istifa eder ve o koltuğu boşaltır, tarafsız ve sağlıklı bir soruşturma yapılmasına yardımcı olur. Yaptığı hatanın faturasını da öder. Japonya gibi ülkelerde ise hata kabul edilemez bir kuraldır. Karşılığı ne ise mutlaka çektirilir. Ama daha öncesinde ise o hatayı yapan kişi olayı bir onur meselesi yapar ve bizzat kendisini cezayı tayin eder ve harakiri yaparak hayatına son verir. Türkiye buna benzer bir olayı 3-5 yıl önce yaşadı.

Osmangazi köprüsünün yapımı sırasında kendi nezadetinde çalışan işçinin yanlışı yüzünden yapım sırasında kaprünün bir askı teli kopmuştu. O işin başında olan uzakdoğulu mühendis bu yanlışı onuruna yediremedi ve intihar etti.

 

Belki çok ağır bir sonuç doğuruyor ama onurlu insanlar hatta onurlu milletler ciddi boyuttaki hataları kabul etmiyorlar Ve o hatayı yapanları o makamlardan uzaklaştırıyorlar.

Türkiye de insanlarımız bu olgunluğa erişebilmiş değillerdir. Bunu bu şekilde kabul etmemiz gerekir.

 

İstanbul içinden çıkılmaz, çözümü olmayan bir şehir hali ne gelmiştir. İstanbul’un başına gelenlerde bunu bu hale getirmişlerdir. Trafiği, sosyal yaşamı, ekonomik bozukluğu bitmeyen bir şehir olmuştur İstanbul. O güzelim boğaz yeşillikler içinde idi. Şimdi yeşilin yerini taş yapılar, beton yapılar almış.

 

Şehrin silüeti bambaşka bir güzellikle idi. Camiler, minareler göğe yükseliyordu, tarihi yansıtan kuleler bir başka görüntü sağlıyordu. Şimdi bakın İstahbul’un semalarına/Silüetine artık minareleri, kuleleri kubbeleri göremiyorsunuz, Yerini eciş-beciş gökdelenler almış, yamru-yumru sırıtan bir İstanbul var karşınızda. Şehircilik ölmüş, şehir yerine bir düzensizlik gökyüzünün asudeleği kaybolmuş, Sivrihisar kayaları gibi bir gariplik içinde İstanbul. Ve İstanbul’un bu hale gelmesinde ”Bizimde payımız oldu “diyebilenler şimdi yeni gariplik içindeler. İstanbul’un seçimleri

Evet belki az da olsa demokratik bir ülkede rastlanmayan bir tablo ile karşı karşıyayız. 31 Martta seçim olmuş gelmişiz mayıs ayının 2. haftasına hala İstanbul seçimleri ile uğraşıyoruz. Bu şu demektir: Türkiyenin can damarı (aort dediğimiz vücudumuzun en büyük damarı) çürümüş. Türkiye bir ayı geçti nefes alamıyor, kan devrini yapamıyor. Her şey duraksadı, hayat duraksadı. Sadece zamlar ilerliyor.

Zaten başka türlüsü de olmaz, hatayı kabul etmedikçe.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.