Bu köşede bugüne kadar pek çok şehirden söz ettim. Kimi çok kalabalıktı, kimi fazla iddialıydı, kimi de kendini anlatmak için sürekli bağırıyordu.
Ama bazı şehirler var ki… Onlar sesini yükseltmez. Yanınıza oturur, bir çay söyler ve sizi dinler. Tokat, tam olarak böyle bir yer.
Ben Vural Korkmaz. Yola çıkmayı, yürümeyi, durup bakmayı seven biriyim. Şehirleri gezerken listeler yapmaktan çok, onların bana ne hissettirdiğine bakarım. Tokat’ta ise hissettiğim şey çok netti: Sakin bir derinlik.
Tokat’ta ilk fark ettiğiniz şey şu oluyor:
Bu şehir aceleye gelmiyor.
Sokaklarda yürürken kimse sizi hızlandırmıyor. Binalar yüksek değil ama anlamlı. İnsanlar kısa konuşuyor ama yerinde. Tokat, kendini anlatmak için uğraşmıyor; siz merak ederseniz açılıyor.
Burası Karadeniz ile İç Anadolu arasında kalmış “arada bir yer” değil. Aksine, iki karakterin ortasında kendi kişiliğini kurmuş bir şehir.
Tokat’ı anlamanın en kestirme yolu yukarı çıkmak.
Tokat Kalesi, bu iş için birebir.
Şehre tepeden baktığınızda Tokat’ın neden sakin olduğunu anlarsınız. Burası çok şey görmüş. Roma’yı, Bizans’ı, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı… Böyle bir geçmişten sonra insanın bağırması zaten garip olurdu.
Kaleden aşağı bakarken Tokat size şunu fısıldar:
“Ben buradayım. Olduğum gibiyim.”
Şehir merkezinde yürürken Taşhan’da bir mola vermeden olmaz. Burası eskiden ticaretin, bugün sohbetin döndüğü yer. Bir çay içersiniz, yan masada Tokat’la ilgili bir anı mutlaka dökülür.
Biraz ileride Gök Medrese, Tokat’ın ağırbaşlı tarafını temsil eder. Selçuklu’dan kalan bu yapı, “bilgi kalıcıdır” cümlesinin taşa dönüşmüş halidir.
Tokat’ta tarih camekânın arkasında değildir; yanınızdan geçer gider.
Tokat’ı sadece merkezden ibaret sanmak büyük haksızlık olur.
Niksar, tarihle uzun uzun konuşmak isteyenler için birebirdir. Danişmendlilerin başkenti olan bu ilçe, Anadolu’da eğitimin ve yönetimin ne kadar eskiye dayandığını gösterir.
Zile ise tarihin en kısa ama en net cümlesine ev sahipliği yapar: Veni, Vidi, Vici.
Bu lafın burada söylenmiş olması bile Zile’yi özel kılmaya yeter.
Tokat yalnızca tarih anlatmaz, biraz da susturur.
Ballıca Mağarası, içeri girince sesi kısmak zorunda kaldığınız yerlerden. Milyonlarca yılda oluşmuş bu yapı, insanı ister istemez yavaşlatıyor.
Reşadiye ise kaplıcaları ve gölüyle “dinlenmek” fiilinin karşılığı gibi. Tokat, burada size mola verdirmeyi başarıyor.
Tokat mutfağı iddiasızdır ama akılda kalıcıdır.
Tokat Kebabı “beni çek” demez, zaten çekilir.
Bat, serin serin gelir.
Madımak, bu toprağın geçmişini tabağa koyar.
Zile Pekmezi ise Tokatlıların sabah motivasyonudur.
Burada yemek yemek, biraz da şehirle tanışmak gibidir.
Tokat’tan ayrılırken “her şeyi gördüm” demezsiniz.
Ama “iyi ki geldim” dersiniz.
İznik Gazetesi okurları için gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Tokat, büyük beklentilerle gidilen bir yer değil; küçük meraklarla keşfedilen bir şehir. Ve belki de bu yüzden bu kadar kalıcı.
Bazı şehirler fotoğrafta güzel çıkar,
Tokat ise hafızada.
