SİİRT’İN SAKLI ZAMANLARI

0

 

Gazetecilik bazen büyük şehirlerin telaşını anlatır, bazen turizmin parlayan başlıklarını… Ama bir an gelir, insan bütün bu gürültünün içinden sıyrılıp daha sessiz bir hikâyeye sığınmak ister. Benim hikâyem de işte bu arzu ile başladı. Bir valizin yarı dolu hâli, aceleyle alınmış bir bilet ve Türkiye’nin güneydoğusuna uzanan bir merak… Yol beni çok geçmeden Siirt’e götürdü.
Siirt… Adını duyduğunuzda belki büyük reklam kampanyaları, sosyal medyada dolaşan popüler destinasyonlar gelmez aklınıza. Çünkü bu şehir kendisini parlatmaz. Işıklara ihtiyaç duymaz. Siirt daha çok sessizliğiyle konuşur, sadeliğiyle kendini sevdirir. Ve belki de tam olarak bu yüzden, insanı derinden etkileyen bir şehir olur.
Bu yazıda, bir yolcunun gözüyle Siirt’in tarihi sokaklarına, yeşil vadilerine, kültürün içten havasına ve mutfağın alçakgönüllü ama bir o kadar tatmin eden lezzetlerine doğru uzun bir yolculuğa çıkacağız. Hazırsanız, Siirt’in saklı zamanlarına birlikte dokunalım.

Siirt’e adım attığınızda, ilk hissettiğiniz şey derin bir geçmiş duygusudur. Bu şehir “eski” kelimesinden daha fazlasını taşır. Tarihin kendisi burada sanki kabuğunu kırmış, katmanlarını ortaya sermiş gibi…
Kentin merkezine doğru yürürken karşıma çıkan ilk eser, elbette ki Ulu Cami oldu. Selçukluların 12. yüzyılda inşa ettiği caminin taş minaresi gökyüzüne uzanırken, insan sanki bu yükselişin içinde bir dua gibi hissediyor kendini. Caminin avlusuna girdiğinizde, geçmişle bugünü birbirine bağlayan görünmez bir köprüden geçiyorsunuz adeta. Taşların her bir dokusu, üzerinden geçen yüzyılların hikâyelerini saklıyor. Bir çocuk avluda koşuyor, bir yaşlı omzuna aldığı seccadeyle içeri süzülüyor, bir turist fotoğraf çekiyor. Üç farklı zaman, üç farklı hayat ama aynı yerde kesişiyor.
Tarihle temas etmek isteyen biri için Siirt sadece camilerden ibaret değil. Tillo, işte Siirt’in kalbini tamamlayan o büyük sessizlik… Zamanında âlimlerin, dervişlerin, gözlemcilerin toplandığı bu ilçe, insanı tarihin görünmeyen yüzüyle tanıştırıyor. Tillo sokaklarında dolaşırken, “Bu taşların ardında kimler yürüdü? Hangi cümleler kuruldu? Hangi dualar göğe çıktı?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Sade evler, medrese kalıntıları, türbeler… Hepsi bir fısıltı hâlinde sizi çağırıyor.
Siirt’in tarihi, savaşlarla ve fetihlerle açıklanamayacak kadar insani, ruhani ve bir o kadar da kültürel bir derinlik taşıyor. Bir yolcu olarak burada öğrendiğim şey şu ki: Bu şehirde tarih sadece okunmuyor, solunuyor.

Siirt’in en büyük sürprizi doğasıdır. Çoğu insan güneydoğuyu kuru, düz ve tekdüze bir coğrafya olarak hayal eder. Oysa Siirt, bu ezberi bozmak için sanki özel olarak yaratılmış gibi.
Ve bu şaşkınlığı en çok yaşadığım yer Botan Vadisi oldu.
Vadinin kenarına vardığınız anda önce derin bir sessizlik karşılıyor sizi. Aşağıda kıvrıla kıvrıla akan Botan Çayı, yılların içinde kayaları oyarak kendine yol açmış. Yüksek kayalıklar ise sanki göğe tırmanıyor. İnsan burada bir anda küçülüyor ama aynı anda içine bir genişlik doluyor. Doğanın büyüklüğüne karşı insanın ne kadar ince bir çizgi olduğunu fark ediyorsunuz.
Gün batımına yakın bir saatte vadiye gitmek, dünyadaki en huzurlu anlardan biri olabilir. Güneş toprağa kızıl bir tül seriyor, nehir bu rengi aynen alıp yansıtıyor. Rüzgârın teninize dokunuşu bile farklı geliyor. Betonun içinde unuttuğumuz o nefes alma hakkını Botan hatırlatıyor insana.
Siirt’in doğası sadece Botan’dan ibaret değil. Pervari dağları, Alkumru Barajı’nın sakin suları, köy yollarının çiğ kokan sabahları… Hepsi doğayı seven bir yolcuya ayrı bir hikâye sunuyor. Bu şehirde doğa, insanı kendine çağıran bir şiir gibi akıyor.

Siirt’e geldiğinizde fark ettiğiniz bir diğer şey ise insanların zarafeti…
Burası gösterişi sevmeyen ama misafir etmeyi onur sayan bir şehirdir. Kapılar “Buyur gel” demek için açılır burada.
Bir kahve molası için oturduğum küçük bir çayhanede, henüz iki dakika geçmeden biri yanıma gelip nereden geldiğimi sordu. Daha üç dakika geçmeden kendimi bir sohbetin içinde buldum. Beş dakikanın sonunda ise çayım çoktan tazelenmişti. Siirt’te insanlar sıcaklıklarını kelimelerle değil, davranışlarıyla gösterir.
Şehrin kültür dokusunun bir diğer önemli kısmı ise el sanatlarıdır. Siirt battaniyesi, dokuma geleneğinin en değerli ürünlerinden biri. Keçi tüyünden yapılan bu battaniyeler, sadece bir örtü değil, bir kültür hafızası gibi. Her ilmeğinde emeğin, sabrın ve geleneğin izi var.
Ardından karşınıza bıttım sabunu çıkıyor. Doğal kokusu ve şifa değerleriyle Siirt’in sembollerinden biri olmuş durumda. Bir dükkâna girdiğinizde satıcı size sadece sabunu değil, sabunun hikâyesini de anlatıyor: Hangi köyde yapıldı, nasıl kaynatıldı, neden bu kadar değerlidir…
İşte Siirt kültürü tam da burada gizli:
Her nesnenin, her yemeğin, her yüzün arkasında görünmeyen bir hikâye vardır.

Siirt mutfağı, abartıya kaçmadan insanı memnun eden bir yapıya sahip. Lezzeti tabakta değil, ruhunda bırakan bir şehirden bahsediyoruz.
İlk tanıştığım yemek, tabi ki büryan kebabı oldu. Kuyuya sarkıtılmış kuzuların saatlerce pişmesiyle elde edilen o et… Lokmanıza değdiği anda dağılıyor. Yağlı değil, ağır değil, tam aksine hafif, temiz ve saf bir tat bırakıyor.
Ardından perde pilavı geliyor. Hamurla kapatılan pilavın içindeki bademler, nefis baharat dengesi ve tavuğun yumuşaklığı… Bu yemek sadece bir tat değil; bir kültür töreni gibi. Düğünlerin vazgeçilmezi olan perde pilavı, Siirt halkının aile yapısına, birliktelik anlayışına da göndermeler taşır.
Bir de Zivzik narı ile yapılan nar suyu ve reçeller var. Eşi benzeri az bulunan bu nar, sadece tatlı-ekşi uyumuyla değil, kokusuyla bile insanı şaşırtıyor.
Siirt’te yemek yemek aslında şunu öğretiyor:
Gerçek lezzet, gösterişten değil, sadelikten doğar.

Her şehir insanın hafızasında farklı bir yer kaplar. Bazıları sokaklarıyla akılda kalır, bazıları kültürüyle… Siirt ise kalbe sessizce yerleşen bir şehir. Sizi bağırarak etkilemez; yavaş yavaş, ağır ağır içine işler.
Ben Siirt’ten ayrılırken valizim dolu değildi belki ama içim fazlasıyla doluydu.
Çünkü bu şehir bana şunları hatırlattı:
Sadeliğin değeri vardır.
Sessizlik bazen anlatmanın en güçlü yoludur.
Bir coğrafyanın gerçek güzelliği, karşılık beklemeden verdiği huzurdur.
Siirt, Türkiye’nin saklı kalmış hazinelerinden biri. Turistik kalabalıklardan uzak, kendine has dokusunu koruyan, insanını sarıp sarmalayan bir şehir.
Eğer bir gün yolunuz düşerse —ki bence mutlaka düşmeli— bu şehrin size söyleyecek çok sözü, gösterecek çok yüzü, hissettirecek çok duygusu var.
Ve Siirt, en çok da şu cümleyi hissettiriyor insana:
“Bana sakin gel, ben seni mutlulukla gönderirim.”

Leave A Reply

Your email address will not be published.