MAFIA II VE EMPIRE BAY’DE GEÇEN BİR HAYAT

0

İznik Gazetesi olarak bu köşede çoğu zaman şehirlerin sokaklarında dolaştık, bazen tarihin tozlu sayfalarını araladık, bazen de müzikle, sinemayla ve insan hikâyeleriyle okurlarımızın kalbine dokunmaya çalıştık.
Bu hafta ise farklı bir kapıdan içeri giriyoruz. Bir oyun dünyasından… Ama aslında bir oyundan çok daha fazlasından söz edeceğiz.
Çünkü bazı oyunlar vardır; yalnızca oynanmaz, yaşanır.
Bazı şehirler vardır; haritada yer almaz ama hafızada kalıcı bir adres olur.
Mafia evreni ve özellikle Mafia II, benim için tam olarak böyle bir yerdi.
Bu yazıda teknik detaylardan çok, bir oyuncunun hatıralarına, bir şehrin gölgesinde büyüyen karakterlere ve zamanla değişen hislere yer vereceğim.
Bu satırlar, bir inceleme değil; bir hatırlama yazısıdır.

Bazı oyunlar vardır; oynarken eğlendirir, bitince silinir gider.
Bazıları ise bittiği hâlde kapanmaz. Mafia II, kapanmayan oyunlardandır. Çünkü Mafia II, bir görevler dizisi değil; bir hayat çizgisidir. Ve o çizgi, baştan sona düz gitmez. Kırılır, sapar, karanlığa girer.
Bu oyun sana “mafya olmak nasıl bir şey?” sorusunu sormaz.
Asıl sorduğu şudur:
“Bu hayatta bir yere ait olmak için nelerden vazgeçersin?”

Empire Bay, oyun dünyasında nadir rastlanan şehirlerden biridir. Çünkü seni eğlendirmek gibi bir derdi yoktur.
O, yaşar. Sen uyurken de yaşadığını hissedersin.
Kışın kar yağdığında sokaklar sessizleşir. Arabanın lastikleri kayar, fren mesafesi uzar. Yaz geldiğinde vitrinler değişir, radyolardan yeni şarkılar yükselir. Oyun sana bunu özellikle göstermez; sen fark edersin.
Burada yan görev bolluğu yoktur. Çünkü Mafia II şunu bilir:
Gerçek hayatta herkesin sürekli “ekstra” yapacak zamanı olmaz. Çoğu insan, hayatın ana hikâyesinin içinde sıkışıp kalır.
Empire Bay’in mimarisi, dönem arabaları, dükkân tabelaları ve hatta reklam panoları bile bir şey anlatır:
Bu şehir, Amerikan Rüyası’nın vitrinidir. Ama arka sokakları, rüyanın nasıl kabusa döndüğünü gösterir.

Vito Scaletta’yı özel yapan şey, karizması ya da zekâsı değildir.
Onu özel yapan şey, çok tanıdık olmasıdır.
O bir anti-kahraman değildir. Bir “efsane” hiç değildir.
Vito, doğru zamanda doğru yerde olamayan, sürekli bir şeyleri telafi etmeye çalışan bir adamdır.
Savaştan döndüğünde kahraman gibi karşılanmaz. Madalya yoktur. Şöhret yoktur. Sadece borçlar ve sorumluluklar vardır.
Ve bu noktada oyun sana şunu fısıldar:
“İnsanlar kötü olmaz. Köşeye sıkışır.”
Vito’nun yaptığı her yanlış, bir öncekinin sonucudur. O yüzden onu yargılamak zorlaşır. Çünkü izlediğin şey bir düşüş değil; yavaş yavaş yapılan yanlış seçimler zinciridir.

Joe Barbaro, Mafia II’nin en gerçek karakteridir. Çünkü Joe, bastırılmış korkunun ta kendisidir.
O sürekli güler. Sürekli şaka yapar. Sürekli alaya alır.
Ama dikkatli bakarsan şunu görürsün: Joe hiçbir zaman gelecekten bahsetmez. Çünkü geleceği yokmuş gibi yaşar.
Joe, mafya dünyasının “romantik” yüzüdür. Eğlence, para, kadınlar…
Ama aynı zamanda bu dünyanın en kırılgan insanıdır. Çünkü Joe, kuralların geçici olduğunu sanır. Oysa bu dünyada tek bir kural vardır:
Fazla yükselen, fark edilir.
Joe ve Vito’nun dostluğu, oyunun omurgasıdır. Ama bu dostluk bir kurtuluş değil, bir bağlanma hikâyesidir. Ve bağlanılan şey, bazen seni de aşağı çeker.

Falcone, Vinci, Clemente…
Bu isimler ilk başta güçlü görünür. Sonra anlarsın ki hiçbiri mutlak güç değildir. Hepsi geçicidir. Çünkü mafya dünyasında insanlar değil, dengeler önemlidir.
Mafia II’nin en sert tarafı şudur:
Bu dünyada kimse sana doğrudan ihanet etmez. Herkes bunu “iş” olarak yapar.
O yüzden oyunda en çok can yakan sahneler, silahlı çatışmalar değil;
sessizce verilen kararlardır.

Mafia II hızlı bir oyun değildir. Ve olmak istemez.
Silah değiştirmek zaman alır. Yeniden doldurma süresi uzundur. Arabalar çabuk savrulur. Polisler affetmez.
Bütün bunlar şunu öğretir:
Bu dünyada hata payı yoktur.
Oyun seni güçlü hissettirmek yerine dikkatli olmaya zorlar. Ve bu, anlatıyla birebir örtüşür. Çünkü mafya hayatı bir aksiyon filmi değildir; bir denge oyunudur.

Mafia II’de müzikler duyguyu yönlendirir.
Bir sahnede Dean Martin çalarken adam vurursun ve bu çelişki rahatsız eder. Çünkü oyun seni rahatlatmak istemez.
Radyo, oyunun vicdanıdır.
Ne kadar ileri gidersen git, müzik sana hep şunu hatırlatır:
Bu şehirde senden önce de insanlar yaşadı. Sen geçicisin.

Mafia II’nin finali bağırmaz.
Seni alkışlatmaz.
Zafer müziği çalmaz.
Sadece bir boşluk bırakır.
Ve o boşlukta şu soru yankılanır:
“Gerçekten kazandın mı?”
Bu, oyuncuya bırakılan bir sorudur. Oyun cevap vermez. Çünkü bazı cevaplar, ekranda yazmaz. İnsanın içinde kalır.

Mafia II bugün hâlâ konuşuluyorsa, bunun sebebi grafikler değildir. Mekanikler hiç değildir.
Sebep şudur:
Bu oyun, seni iyi hissettirmek için yazılmamıştır.
O, seni düşündürmek için yazılmıştır.
Arkadaşlık, sadakat, para, güç ve bedel üzerine.
Ve belki de en önemlisi:
Bir yere ait olma isteğinin insanı nasıl dönüştürdüğünü anlatır.
Mafia II, sana “mafya ol” demez.
Sadece şunu gösterir:
Bazı hayatlar, ne kadar yükseğe çıkarsan çık,
hep biraz eksik kalır.

İznik Gazetesi’nde bu köşede anlattığımız her hikâye, bir şekilde insanın kendine dönmesiyle son buluyor.
Mafia evreni de bana tam olarak bunu hatırlattı: Güç, para ve sadakatin arasında sıkışmış hayatların aslında ne kadar kırılgan olduğunu.
Yıllar geçse de Empire Bay değişmiyor.
Ama o sokaklarda dolaşan bizler değişiyoruz.
Belki de Mafia II’yi unutulmaz kılan şey, bize sadece bir hikâye anlatması değil; kendi değişimimizi fark ettirmesi.
Bu yazı, bir oyunun ardından kalan duyguların, sessiz anların ve yarım kalan cümlelerin izini sürmek içindi.
Ve bazı hikâyeler vardır ki ekranda biter ama insanın içinde yaşamaya devam eder.
Bir sonraki köşede yeniden buluşmak üzere…

 

Leave A Reply

Your email address will not be published.