İznik Gazetesi olarak bu köşede yıllardır şehirleri, insan hikâyelerini, filmleri ve müzikleri yazıyoruz. Ama bazen bir oyun, bir roman kadar güçlü; bir film kadar kalıcı olabiliyor. Bugün bu köşede bir oyunu değil, bir dönemi, bir ruh hâlini ve bir gençliği yazıyoruz.
Bu yazı, 1930’ların Lost Heaven sokaklarında geçen; ama aslında hepimizin hayatında bir yerde karşılığı olan Mafia evrenine dair.
Bazı oyunlar vardır; bilgisayarı kapattığınız anda biter.
Bazılarıysa siz kapatsanız da içinizde devam eder.
Mafia: The City of Lost Heaven benim için tam olarak böyle bir oyundu. İlk oynadığımda takvimler 2000’lerin başını gösteriyordu. Grafikler bugünkü gibi değildi, kontroller sertti, görevler zordu. Ama oyun bana şunu yaptı:
Beni içine aldı.
Lost Heaven’a ilk adım attığınız an, bunun sıradan bir oyun olmadığını anlarsınız. Çünkü bu şehir size eğlenmeniz için değil, yaşamanız için sunulur. Sokaklarında gezerken acele etmezsiniz. Trafik ışıklarına uyar, radyoyu dinler, vitese dikkat edersiniz. Oyun, daha ilk dakikasında size şunu söyler:
“Burası ciddiye alınacak bir yer.”
Lost Heaven bir oyun haritası değildir.
Lost Heaven bir karakterdir.
1930’ların Amerika’sını iliklerinize kadar hissettiren bu şehir; ekonomik buhranın, suçun, yoksulluğun ve hayatta kalma mücadelesinin mekânıdır. Limanı, köprüleri, arka sokakları, lüks mahalleleriyle her sınıfın ayrı bir hikâyesi vardır.
Radyo açılır, caz çalar.
Gece iner, sokaklar sessizleşir.
Bir araba geçer, motor sesi yankılanır.
Ve siz şunu fark edersiniz:
Bu şehirde herkes bir şeylerin peşindedir. Kimisi para, kimisi güç, kimisi sadece hayatta kalmak.
Tommy Angelo’yu ilk tanıdığınızda bir mafya üyesi değildir.
O, sadece bir taksi şoförüdür.
Belki de Mafia’yı bu kadar gerçek kılan şey budur. Tommy, özel yetenekleri olan bir karakter değildir. Güçlü, cesur ya da acımasız da değildir. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuş, hayatın onu ittiği yolda yürümek zorunda kalmış sıradan bir adamdır.
Tommy’nin hikâyesi bir “yükseliş” hikâyesi gibi görünür. Ama aslında bu, yavaş yavaş kayboluşun hikâyesidir. Görevler ilerledikçe Tommy değişir. Ama bu değişim bir anda olmaz. Sessizdir, fark ettirmez.
Bir gün daha az konuşur.
Bir gün daha uzun susar.
Bir gün yaptığı şeyler eskisi kadar ağır gelmez.
Ve bir noktada şunu anlarsınız:
Bu oyun, suçun nasıl normalleştiğini anlatır.
Mafia’yı oynarken sabırsız olamazsınız. Araba kullanmak zordur. Fren mesafeleri uzundur. Silahlar ağırdır. Polis affetmez.
O dönem bu mekanikler çok eleştirildi. Ama yıllar sonra dönüp baktığımda şunu net görüyorum:
Bu zorluklar bilinçlidir.
Çünkü mafya dünyası kolay değildir.
Çünkü her hata bedel ister.
Oyunun sürüş sistemi, dönem araçlarını birebir hissettirir. Virajda savrulursunuz. Hız yaptığınızda kontrolü kaybedersiniz. Ve her kovalamaca gerçek bir gerilim yaşatır.
Bu oyun size güç vermez;
sorumluluk yükler.
Don Salieri ilk başta adil, düzenli, babacan bir figürdür. Ama zamanla güç arttıkça, adalet yerini korkuya bırakır.
Mafia, “iyi mafya – kötü mafya” ayrımı yapmaz. Oyuncuya şunu gösterir:
Güç, kimin eline geçerse geçsin aynı şekilde bozar.
Yan karakterler, Tommy’nin aynaları gibidir. Kimi korkuyu, kimi hırsı, kimi teslimiyeti temsil eder. Her biri, bu dünyanın farklı bir sonucunu gösterir.
Ve oyuncu olarak siz, tüm bu insanların arasında yalnız kaldığınızı hissedersiniz.
Mafia’nın müzikleri bağırmaz.
Duygu satmaz.
Arka planda durur.
Radyo şarkıları dönemi yaşatır. Ama oyunun en güçlü anları çoğu zaman sessizdir. Bir görev sonrası arabada ilerlerken, motor sesinden başka hiçbir şey duymazsınız.
İşte o anlarda oyun size düşünme fırsatı verir.
Yaptıklarınızı, geldiklerinizi, kaybettiklerinizi.
Bugün Mafia’yı düşündüğümde sadece bir oyunu değil, bir dönemi hatırlıyorum. Bilgisayar başında geçirilen uzun geceleri, görevleri defalarca denemeyi, başarınca gelen o sessiz tatmini…
Bu oyun, bana şunu öğretti:
Hikâye anlatımı, sadece grafikle ya da teknolojiyle ilgili değildir.
Ruh meselesidir.
Mafia’nın ruhu hâlâ yaşıyor. Çünkü o, bir oyun gibi eskimedi. Bir roman gibi olgunlaştı.
Bugün hikâye anlatan pek çok oyunda Mafia’nın izlerini görmek mümkün. Sinematik anlatım, karakter derinliği, yavaş ama etkili tempo…
Ama Mafia’yı özel yapan şey şu:
Oyuncuyu yargılamaz.
Sadece tanık yapar.
Mafia bittiğinde bir zafer hissi yaşamazsınız.
Bir rahatlama da hissetmezsiniz.
Sadece bir ağırlık kalır.
Çünkü Lost Heaven’dan çıkan herkes, bir şeyler kaybetmiştir.
İznik Gazetesi olarak bu köşede bugün bir oyunu değil, bir hafızayı yazdık. Mafia, bizlere oyunların da tıpkı kitaplar ve filmler gibi hayatımıza dokunabileceğini hatırlattı.
Eğer bir gün yolunuz tekrar Lost Heaven’a düşerse, acele etmeyin. Radyoyu açın, arabayı yavaş sürün ve etrafınıza bakın. Çünkü bazı şehirler, yalnızca ziyaret edilmez; hatırlanır.
