ALTININ GÖLGESİNDE KAYBOLAN KRALLIK: BEŞ ORDUNUN SAVAŞI

0

Bazı filmler vardır; izlenir ve biter. Bazıları ise bittiğinde asıl sorularını sormaya başlar. Hobbit: Beş Ordunun Savaşı, tam olarak bu ikinci gruba aittir. Çünkü bu film, yalnızca Orta Dünya’da geçen bir savaşın değil, iktidarın insan ruhunda açtığı yaraların, açgözlülüğün meşrulaştırılmasının ve geç kalmış vicdan muhasebelerinin hikâyesidir.
Peter Jackson’ın kamerası bu kez bizi bir masalın rahatlığına değil, bir destanın sert gerçekliğine davet eder. Ejderha Smaug ölmüştür, evet. Ama onun ardından bıraktığı enkaz, ateşten değil; altından, hırstan ve bölünmüşlükten oluşur. İşte bu yüzden Beş Ordunun Savaşı, bir final filmi olmanın çok ötesinde, Tolkien evreninin en karanlık aynalarından biridir.

Smaug’un ölümüyle birlikte Orta Dünya’da büyük bir rahatlama beklenir. Oysa film, tam tersini yapar: Asıl tehlikenin ejderhanın kendisi değil, onun koruduğu altının insanlar ve cüceler üzerindeki etkisi olduğunu gösterir. Smaug gider ama onun gölgesi Erebor’un duvarlarına sinmiştir.
Thorin Meşekalkan’ın dönüşümü bu noktada başlar. Başlangıçta halkını yuvasına döndürmek isteyen onurlu bir liderken, Erebor’un kapıları açıldığında başka bir şeye dönüşür: Geçmişin intikamını, geleceğin önüne koyan bir kral. Ejderha hastalığı, bir fantastik öğe gibi sunulsa da aslında son derece dünyevi bir kavramdır. Güç, kontrol ve sahip olma arzusu.
Bu film bize şunu açıkça söyler: Ejderhalar altını korur, insanlar ise altın yüzünden birbirini yok eder.

Thorin, bu filmin en karmaşık ve en insani karakteridir. Onu bir kötü olarak etiketlemek kolaydır ama film buna izin vermez. Çünkü Thorin’in öfkesi, köksüz değildir. Sürgün edilmiş bir halkın lideridir o. Kaybedilmiş bir yuvanın, öldürülmüş bir onurun yükünü taşır.
Ancak sorun tam da burada başlar. Thorin, Erebor’u geri aldığında mücadelesinin bittiğini sanır. Oysa asıl sınavı yeni başlamıştır. Gücü eline aldığında ne yapacaktır?
Film boyunca Thorin’in giderek yalnızlaşması tesadüf değildir. Danışmanlarını susturur, dostlarını uzaklaştırır, Bilbo’ya bile şüpheyle bakar. Altın yığınları arasında kayboldukça, insanlığını kaybeder. Bu, klasik bir trajedidir: Kazanırken kaybeden bir kralın hikâyesi.
Ve ancak ölümle yüz yüze geldiğinde, gerçek değeri hatırlar. Thorin’in son sözleri, sadece Bilbo’ya değil, izleyiciye de yöneliktir.

Bu filmde herkes bir şey ister. Toprak, altın, intikam, güç… Herkesin bir talebi vardır. Bilbo’nun ise yalnızca bir isteği: Doğru olanın yapılması.
Bilbo Baggins, Beş Ordunun Savaşının sessiz merkezidir. Savaşmaz, bağırmaz, nutuk atmaz. Ama filmin en cesur eylemi ona aittir: Arkenstone’u teslim etmek.
Bu sahne, filmin ahlaki kırılma noktasıdır. Bilbo, bir hırsız olarak geldiği yolculukta, bir hakem olarak durur. Taraf tutmaz; vicdan tutar. Bu yönüyle Bilbo, Tolkien evrenindeki en saf kahramanlardan biridir. Çünkü o, dünyayı kurtarmaya değil, dünyayı kirletmemeye çalışır.

Bard karakteri, soyluluktan değil, sorumluluktan beslenen bir liderliği temsil eder. Göl Kasabası’nı kaybetmiş bir baba olarak öfkelidir ama kör değildir. Onun mücadelesi, kişisel değil; toplumsaldır.
Bard’ın Thorin ile karşı karşıya geldiği her sahne, aslında iki farklı liderlik anlayışının çatışmasıdır. Biri geçmişin hayaletleriyle hareket eder, diğeri geleceğin yükünü omuzlar.

Elfler ile cüceler arasındaki kadim güvensizlik, filmde sürekli diri tutulur. Bu gerilim, Orta Dünya’nın kronik hastalığıdır. Ve bu hastalık, en çok karanlık güçlerin işine yarar.
Beş Ordunun Savaşı, bize çok net bir mesaj verir: Ayrı düşenler, aynı kaderi paylaşır. Orc ordularının gelişi, bu anlamsız çekişmelerin ne kadar küçük olduğunu acımasızca hatırlatır.

Bu filmde savaş, görsel bir şölenden ibaret değildir. Her ölüm, her düşüş bir bedel taşır. Savaş alanı, karakterlerin gerçek yüzlerinin ortaya çıktığı bir aynaya dönüşür.
Kahramanlık burada zaferle değil, fedakârlıkla ölçülür. Ve kazanan taraf, en çok öldüren değil; en çok vazgeçebilenlerdir.

Beş Ordunun Savaşı, aynı zamanda daha büyük bir karanlığın habercisidir. Sauron’un gölgesi hissedilir ama tam olarak görünmez. Bu, yaklaşan fırtınanın sessizliğidir.
Bilbo’nun Shire’a dönüşü ise bir kapanış değil, bir ara duraktır. Çünkü Orta Dünya, masumiyet çağını çoktan geride bırakmıştır.

Hobbit: Beş Ordunun Savaşı, bize şunu hatırlatır: En büyük savaşlar meydanlarda değil, karakterlerin içinde verilir. Altın parlar, kılıç keser, ordular yürür… Ama hikâyeyi kalıcı kılan şey, vicdanın aldığı kararlardır.
Bu film, görkemiyle değil; söyledikleriyle büyür. Ve belki de bu yüzden, Orta Dünya destanları içinde en hüzünlü ama en öğretici finallerden biridir.
Çünkü bazı zaferler kazanıldığında değil, yanlış yoldan dönüldüğünde anlam kazanır.

Leave A Reply

Your email address will not be published.