İznik Gazetesi’nde bir köşe yazısı yazarken insan ister istemez şunu düşünür:
Bazı şehirler haber olur, bazı şehirler manşet olur…
Ama bazı şehirler vardır ki yazıya dönüşür.
Sivas, işte o şehirlerden biridir.
Bu satırlar İznik’ten yola çıktı belki ama ruhu, Anadolu’nun tam ortasında duruyor. Çünkü Sivas’ı anlatmak; bir kenti tanıtmak değil, bir hafızayı uyandırmak demektir. Bu yazı bir gezi notu değil, bir istatistik dosyası hiç değil. Bu yazı, taşın, toprağın, rüzgârın ve suskunluğun anlattığı bir efsanedir.
İznik Gazetesi olarak biz, sadece bugünü yazmayız.
Biz, geçmişin bugüne bıraktığı izi de okuruz.
Ve Sivas, bu izlerin en derin olanlarından biridir.
Sivas bağırmaz.
Kendini tanıtmaz.
“Beni görün” demez.
Ama bir kez yolun düşerse, seni bırakmaz.
Bu şehir, Anadolu’nun ortasında bir kaya gibi durur. Rüzgâr alır, kar alır, yalnızlık alır ama yerinden oynamaz. Serttir, evet. Ama bu sertlik kibirden değil, dirençten gelir.
Sivas’ta sabahlar serin başlar.
Güneş yükselirken taşlar ısınır ama insanlar hemen yumuşamaz.
Burada güven zamanla kazanılır.
Dostluk sessizce büyür.
Sivas’ın tarihi kitaplarda yazmaz sadece.
Duvarlarda yazılıdır.
Kapılarda, kemerlerde, minare diplerinde…
Hititler geçti bu topraklardan.
Roma yürüdü.
Bizans bekledi.
Selçuklu kök saldı.
Osmanlı düzen kurdu.
Cumhuriyet ise burada karar aldı.
Selçuklu Sivas’ı, bir şehirden fazlasıydı.
Burası ilmin durakladığı, aklın ve inancın yan yana yürüdüğü bir merkezdi. Çifte Minareli Medrese sadece bir yapı değildir; “biz buradayız” diyen bir mühürdür.
Gök Medrese, göğe uzanmaz; insanın içine doğru çöker.
Şifaiye Medresesi ise merhametin taş hâlidir.
Bir zamanlar burada hastalar iyileşirdi.
Bugün ise insan, tarihle yüzleşir.
Ve sonra 1919…
Sivas Kongresi’nde ne bağırıldı ne de slogan atıldı.
Ama bir milletin kaderi, bu sessiz şehirde çizildi.
Sivas, tarihte belki de ilk kez bu kadar ağır bir sorumluluk aldı.
Ve taşıdı.
Sivas’ta gezmek, adım saymak değildir.
Durmak gerekir.
Bakmak gerekir.
Sessizliği dinlemek gerekir.
Çifte Minareli Medrese’nin önünde durduğunda, minareler sana yukarıdan bakmaz. Yanına gelir. Çünkü bu şehir yukarıdan bakmayı sevmez.
Buruciye Medresesi, bilgiyi fısıldar.
Ulu Cami, gösterişsiz ama vakurdur.
Behrampaşa Hanı, geçmişin ticaretini değil, yorgunluğunu anlatır.
Divriği Ulu Cami’ye girerken kapılara dokunursun. Çünkü orada taş, süs değildir; duadır. Her motif, bir ustanın kalbinden çıkmıştır.
Divriği’de insan konuşmaz.
Sadece bakar.
Ve susar.
Balıklı Kaplıca’da su sıcak değildir sadece.
Şifalıdır.
Ama asıl şifa, insanın kendini yavaşlatmasındadır.
Sivas serttir ama doğası yumuşaktır.
Bu bir çelişki değil, dengedir.
Gökpınar Gölü, bu şehrin kalbidir.
Hafik Gölü, gözüdür.
Yıldız Dağı, omurgasıdır.
Kışın kar, her şeyi örter.
Ama Sivas’ta kar örtmez, korur.
Yazın yaylalar serinler.
Ama bu serinlik kaçış değildir; nefes almaktır.
Sivas mutfağı süslü değildir.
Ama gerçektir.
Sivas köftesi baharat istemez.
Madımak, sabır ister.
Hıngel, paylaşmayı sever.
Tarhana, kışa hazırlıktır.
Bu sofralarda yemek, gösteri değildir.
Hayatta kalma bilgisidir.
Aşık Veysel bu topraklardan çıktıysa tesadüf değildir.
Çünkü Sivas’ta insan, toprağı dinler.
Saz burada eğlence aracı değil, itiraf aracıdır.
Sözler süslenmez.
Olduğu gibi söylenir.
İznik Gazetesi olarak biz, şehirleri sadece anlatmayız; onlarla konuşuruz.
Ve Sivas, konuşmaktan çok dinleyen bir şehirdir.
Bu yazı, Sivas’ı bitirmez.
Çünkü Sivas bitmez.
Bu şehir;
Bağırmadan ayakta kalanların,
Susarak direnenlerin,
Taşa güvenenlerin şehridir.
Eğer bir gün yolunuz düşerse,
Sivas size kendini anlatmayacak.
Ama siz, kendinizi onda bulacaksınız.
İznik’ten Anadolu’nun kalbine uzanan bu satırlar, bir şehir yazısı değil; bir selamdır.
Ve Sivas, o selamı sessizce alır.
